Bab-ı Esrar – Ahmet Ümit

 

Bab-ı Esrar gelmiş geçmiş en büyük aşklardan birinin anlatıldığı heyecan dolu aynı zamanda drama yüklü bir romandır.

Yediyüz küsur yıl öncesinde Mevlana ve Şems’in yaşadığı döneme ait ahenkli bir tespittir bunun yanısıra modern ilişkilerin yansımasıdır. Her satırında inançları ya da inançsizliği, yaşamı ve ölümü, iyiliği ve kötülüğü, askı ve yalnızlığı irdeleyip okuyucuyu düşünce tufanına salan özgün bir yapıttır.

Benim içinse en sonunda Şems’le Kimya’nin sırrını algılamaya yakınlaşmışlığın getirdiği rahatlamadır. O sırrı çözmek için bencileyin cahil cühela takkesini bir kenara bırakıp alim ulema kisvesinde düşünmeye çalışmalı derim.. Zira sayfalar boyunca dile getirilen onsekizlik Kimya’nın ölümü, Eflaki Dede’nin yazdığı Ariflerin Menkibeleri kitabında anlatıldığı şekilde düşünülecek olursa sır epeyce derinleşiyor.

Tasavvuf anlayışının tatlı bir dille aktarıldığı bu bilgi kaynağında yazar, din ve inanç konuları üzerine derinlemesine giderken meraklı okuyucuyu gerilimin arsız kollarında uçurmayı, bir yandan da alçakgönüllü bir bilmişlikle vicdan ve sağduyunun tornasından geçirmeyi iyi becermiştir.

Görülüyor ki yazar tasavvuf ve mevlevilik gibi kallavi konular üzerine epeyce çalışmıştır. Kurguyu da günümüz insanının yaşamından kesitler olarak verirken aynı zamanda masum bir gözlemcinin gözüpek mücadelesi şekline sokarak renklendirmiştir. Bu bağlamda kurgu hem zeki, hem zengin ve hem de cüretkardır.

Londra’dan Konya’ya bir sigorta vakasını çözümlemeye gelen yarı-Türk Karen Kimya Greenwood, babası ve İngiliz annesinin yıllar önce tanıştıkları dergahı ziyareti sırasında kendi yaşamına ve geçmişine ait dobra gerçeklerle karşılaşır. Babası Karen’i ve annesini yıllar önce bir erkek için bırakıp gitmiştir. Karen bu terkedişle, 700 yıl önce yaşanmış Mevlana-Şems ilişkisi arasında paraleller kurarken; dünya, yaşam, inanç ve aşk üzerine sorduğu sorulara uhrevi ve dünyevi cevaplar alarak, aradan geçen onca yılın sonunda bir nebze rahatlamanın tadına varmaktadır. Daha 12 yaşındayken kendisini bırakıp giden babanın bunu neden yaptığını anlayamamış olmak, ama bu gerçekle yaşamak zorunda bırakılmak Karen’in kafasına kışkırtıcı bir muhalefet olarak kazınmıştır.

Aslında babası Poyraz da terkedilmişliği daha küçücük bir bebekken yaşamıştır. Bir dergahın kapısına sepet içinde bırakılmış, daha sonra bu dergahın düzeninden geçip mevlevi olmuştur. Bir sema zamanı seyre gelen bir İngiliz kadınına tutulup başka diyarlara göçüp yuva kurmuştur. Bu süreçte kafasında daima “varoluşa yönelik sorular” barındırmış, günün birinde Şah Nesim ile evini terkederken bu zihin sorunsalını çözdüğünü düşünmüştür. Oysa ölmek üzereyken bile evladı Karen’den izin almak zorunda kalacağını o zamanlar asla kestirememiştir!

Annesi Susan ise epey güçlü bir karakter. Olabildiğince özgün, hırçın, isyankar ama kendi içinde tutarlı ve feminist bir kadın. Karen’le yaptıkları telefon konuşmalarında, babasına ait kısırdöngüye girmiş düşüncelerinden sıyrılmasına yardım edişi çarpıciydı. Ancak “acaba bu iki kadın bu konuyu neden daha önce yüzyüze konuşmamış?” şeklinde soru sormadan edemedim. Ama Karen’in Konya’nin mistik havasını soluyuşu, dergahı ziyareti, açık mavi buz rengindeki kapının ardında olanlar kendi soruma cevap vermeme yetti. O buz rengi kapı ve ardındaki esrar.. Adı kendisine pek yakışan bu kitabı gözümde daha da yüceltti.

Mevlana ve Şems ilişkisi çok söylendi, çok analiz edildi. Orada bitmez, bir o kadar daha ve ötesinde konuşulacak. Bu iki güzel insan birbirlerinde kendilerini dolayısıyla Allah’ı ve aşkı buldular. Hissettikleri aşkı anlayabilmek için cahil cühela takkesini bir kenara bırakmak gerekir, zira yaşadıkları muazzam aşk, üstünkörü düşünülerek anlaşılamaz. O yüzden burada sadece yazarın derinlemesine yaptığı araştırmanın ve güzelim akıcı dille anlatılan “asırların aşkı” olgusunun üzerinden gitmeyi düşünmüyorum.

Kitabın barındırdığı birbirinden özlü ve anlamlı Mevlana sözlerinden bazılarını kopyalayıp gerisini siz yorumculara bırakmak niyetindeyim:

Sayfa 264 – İnsana duyulan aşk, Allah’a duyulanın suretidir.

Sayfa 265 – Savaşların en büyüğü kendi nefsimizle olur.

Sayfa 310 – Madde aleminin güneşi doğduğunda, mana aleminin güneşi kaybolur.

Sayfa 350 – Mürşidi olmayanın imamı şeytandır.

Sayfa 351 – Mecnun’la düşüp kalkan, Leyla’dan başka ne konuşabilir ki?

Gözüme zeval bir küçük şey var onu da iletmeden edemiyorum.”Manidar” kelimesi gereksiz yere çok kullanılmış. Sanırım bu kelime son zamanlarda Türkiye’de fazla yaygın kelimelerden biri; “fantastik” gibi. Bu günlerde ne okusam karşıma “fantastik” kelimesi çıkıyor, “manidar” da o gidişatta mı acaba?

Bab-i Esrar polisiyeden hoşlananlar için iyi bir seçenek olabilir.

2 thoughts on “Bab-ı Esrar – Ahmet Ümit

  1. Kitap benı çok farklı alemlere götürerek hem arastırma hemde değişik düşünme tarzını bana ögretti ..ögrendiğim bilgilerle hayatıma renk katmak istiyorum belki bu aşk yolunu bizde bulabiliriz … çok teşekkür ediyorum AHMET ÜMİT . saygılarımla.

  2. gerçekten sürükleyici bir kitap . Okunması gerekilen kitaplardan.
    Her sayfasında akıcılık var

Comments are closed.